Showing posts with label arisaema. Show all posts
Showing posts with label arisaema. Show all posts

Monday, May 11, 2009

Turkey's Iris Dilemma! - Türkiye'nin Susen İkilemi!

We tend to speak of seasons as if there are four of them, neatly defined. But though we use the words, I suspect most gardeners are not fooled; they see the year more in terms of what's coming up, what's about to bloom, what's past, what's yet to come. So we know that what we call "spring" is actually made of several waves of blooms...first the winter cyclamens...then crocus...Germanium sanguineum and fritillarias, followed closely by the immense and overflowing borage, which is where we are now in Istanbul. In just about the middle of this wave comes the next - the purple blooms of Iris germanica. I'd originally intended this article to be a fairly short, "anthropology of gardning" type post, on a phenomenon which I found interesting. But writing about the subject in Turkish insinuated a mission, to promote tall bearded iris here or at least create a bit of awareness. So don't be upset that the Turkish part of this post is about three times as long as the English part; it has information on planting and cultivation of tall (and medium and short) bearded iris that any English speaker can locate with a quick Google search.

I'm not often surprised by what ornamentals people grow here, but frequently am surprised by what they don't grow. Some plants that are popular in the west but "AWOL" here can be explained by the fact that they are wild here and seen as weeds, in the same way that the English love goldenrods but it's a rare American gardener that would let one into the border! We (well...some of us) love Dracunculus despite its foul odor but in Turkey it's considered not only useless but even a bringer of misfortune by some. In a country where gardening tends to focus on food production and ornamentals are a pleasant "extra," the absence of esoteric plants like Arisaemas, or things that don't provide a good punch of color in the limited growing space available, is no mystery. But other "almost-unknowns" are a bit harder to explain. Why, for example, does nobody know about Nicotianas here? They seem to be so well suited for local taste - a variety of colors, free blooming, troublefree and fragrant to boot. Yet I've never seen a Nicotiana of any kind in among the seas of bedding plants in Eminönü or anywhere else. Chalk it up to marketing I guess.

But sometimes culture plays a big role as well. One plant I practically grew up with, and which thrives beautifully in many, many parts of Turkey, is tall bearded iris. I still remember walking down the long row of them in my mother's garden in Iowa, marveling at their colors and fragrances. The blues and purples were delicious, the yellows tended to smell a bit funky... Compared by one late Seattle garden gardener to "ladies' lingerie on a telephone pole," tall bearded iris seem to have everything that people here love: beauty, fragrance, and a million colors to choose from; their only drawbacks are that their season is short and they take some space. Still, who can resist?

But search as you might, in Turkey you will likely find only one: the straight purple species form of Iris germanica, some darker some a little lighter, an occasional white one, but none of the thousands of hybrids. Why not? The answer, I think, lies in where you do see the plant: cemeteries.

After the grand mosques and the banks of the Bosphorus, cemeteries are arguably some of the most beautiful places in Istanbul. They are cool, green, quiet, with (if you find an old one), exquisitely carved gravestones bearing fine Arabic/Persian/Ottoman Turkish calligraphy, delicate tree-of-life designs. The calligraphy frequently consists of quatrains, often sad, telling of the woes, loves, or regrets of the person in question, and often with an admonition to the reader to live a good life in the service of God. This one, in Anadoluhisarı Cemetery, implores the faithful who visit to read a fatiha for its occupant, a still-chaste girl who died at the age of only twenty-two. Unfortunately, because few people today can read the old script the plea will go unheeded. In the Turkish cemeteries in Greece this custom continues and graves have two stones, one in the old script and one in Latin script.

A visitor passing through cemeteries such as the one at Eyüp, on the way to the Pierre Loti cafe, will notice that cemeteries are full of something else as well: Purple iris. Everywhere. Tall, a little less tall, big blooms, lightly smaller blooms...but all purple, all I. germanica. An old Ottoman cemetery full of exquisite old grave stones and clumps of blooming iris is a truly beautiful sight. Unfortunately so identified are they with graveyards that although the "official" Turkish word for iris is "susen," the more common name is "Mezarlık zambağı" (graveyard lily), and thus many are reluctant to grow them in their yards. Cemeteries are also full of roses and hollyhocks but nobody seems to have any trouble with those. Still, they seem to be an afterthought - they entered the cemeteries from gardens; if iris enter a gardenm they enter from cemeteries.

At the garden centers in the fall, an occasional bagged specimen does show up. Two years ago I found a yellow one; the rhizomes were completely dried up and useless. Last year I found a single packet with "Salonique," an nice old warhorse with purple falls and white standards. But I've never seen one in a garden (or even a graveyard!), let alone things like Japanese or Siberians. The same is true in Greece, though interest in some of the hybrids is beginning to catch on here and there.

There is another iris, or group of iris, that is not cultivated but associated with good things - Iris stenopylla, Iris persica, Iris galatica, Iris caucasica and Iris pseudocaucasica. Because they bloom in late March and coincide with spring equinox and the Persian new year, Nowruz (Nevruz in Turkish and Kurdish), they are called "Nevruz gülü," or "Nevruz flower."

Bu yaziya aslında aylarca önce başladım fakat gerekli resimler olmadığı için erteledim. Dün işte ilk susenleri gördüm, ve kendim bahçemde de sihir gibi durup dururken her tarafta tomurcukları çıkmaya başladığını gördüm!

Bazen beni en çok şaşırtan şey, Türkiye'de yetiştirilen süs bitkileri değil, yetiştirilmeyen bitkiler oluyor. Batıda popüler olan bazı bitkilerin buradaki "firar" statüsü, bu coğrafyada yabani olduğuyla açıklanabilir, nasıl İngilizler Solidago'ları çok seviyor fakat çoğu Amerikalı bahçeciler bahçelerine hayatta sokmaz! Bizim bahçelerimizde pis kokusuna rağmen egzotik görünen yılan yastığına bayılıyorlar, burada hayırsız, hatta uğursuz bir bitki sayılır bile. Arisaema'lar gibi "ezoterik" bitkiler, ve balkonların kısıtlı alanında kapladığı yere göre yetersiz renk veya ilgi sunan bitkilerin eksikliği hiç esrarengiz sayılamaz. Yine de, diğer "hemen hemen bilinmeyenler," daha zor açıklanır. Mesela, Nicotiana'lar ("Yasemin tütünü, çiçekli tütün") neden satılmiyor? Rengarenk mis kokulu çiçeklerini açan, bakılması kolay olan Nicotiana'lar, bence tam Türklerin zevkine göre! (Ve de bahçemi ziyaret edenlerin tepkileri, bu izlenimimi doğruluyor!) Fakat ne Eminönü'nde ne de başka herhangi bir bahçe merkezinde görmedim.

Fakat bazen kültürün de bir rol oynadığının kanıdındayım. Türkiye'nin hemen hemen dört köşesinde, adete beraber büyüdüğüm bir bitki, susen çiçekleridir, veya İngilizcesini birebir çevirirsem, "uzun boylu sakallı susenler" (Tall Bearded Iris) "Sakallı," çünkü aşağı yapraklarının ortasında "sakal" diye anılan tüylü bir kısım var. Ben küçükken tüylü bir tırtıla benzetiyordum. "Sakalsız" grupları da var. Çocukluğumdan en güzel hatırarımdan biri, annemin bahçesindeki yaklaşık elli değişik iris cinslerin çiçeklerine hayranlıkta bakıp, bir bir kokladığımır. Mavi ve mor renkli olanlar müthiş güzel kokuyorlardı, sarıya çalanlar biraz pis...Mart ayı ve kedileri düşünün yani... Rahmetli bir Seattle'lı bahçehastasının onları "elektrik direğinde kadın iç çamaşırı" olarak nitelendirdiği uzun susenlerin, Türkiyenin bahçelerine uygun olan çok özelliği var aslında: güzellik, koku, susuzluğa inanılmaz dayanıklık ve saf bir kırmızı hariç neredeyse sonsuz bir renk yelpazesi. Tek kötü tarafları bence, kısa mevsimleridir. (Bu fotoğraf için Kanada Susen Derneği'ne çok teşekkür ederim!)

Fakat Türkiye'de ne kadar ararsaniz arayın bu binlerce renkleri bulmazsanız, sadece bazıları daha soluk bazıları daha koyu olan saf mor renkli Iris germanica bulursunuz. Arada bir beyazı da çıkıyor fakat binlerce rengarenk cinsleri görünmez. Peki neden?

Bence bu sorunun cevabı, bu bitkinin bulunduğu yerdir: mezarlıklar. Zarif Arapça/Farsça/Osmanlıca hattı ve nazık hayat ağaclarılya süslenen mezar taşlarıyla İstanbul'un serin, yeşil, sessiz mezarlıkları, görkemli camileri ile Boğaz'ın kıyılardan sonra kuşkusuz bu şehrin en güzel yerlerindendir. Yukaridaki mezartaşında mesela "mümin za'irlerden," yirmi yaşında "şu hakk-ı rû siyah nişimengahı" olan bir kız için bir fatiha okmasını rica ediyor fakat ne yazık ki bu ricasını çoğumuz artık okuyamıyoruz. Ben de zar zor... Batı Trakya Türkleri bu mani geleneği hala sürdürüyor, mezarlarda genelde biri Osmanlıca biri Latince harflerinde yazılan iki mezartaşında bulunuyor.

Pierre Loti'ye Mayıs ayında gidenler, kafeye giderken geçtikleri mezarlığının başka birşey ile de dolu olduğunu kesinlikle farkına varacak: Susenler. Her tarafta. Uzun, biraz daha az uzun, büyük, orta boylu çiçeklerle...fakat hepsi mor, hepsi Iris germanica. Bu çiçek, sanki mezarlıklarla o kadar çok tanımlanıyor ki, insanlar onu bahçelerine sokmak istemezler. Kapı komşumuz olun Yunanistan'da da aynı durum var. Güller ve gülhatmiler de çok var mezarlıklarda fakat kimse bu çiçeklere karşı önyargılı değilmiş meğerse...fakat her halde güller bahçelerden mezarlıklara girmişken, mezarlık zambakları mezarlıklardan (nadiren) bahçelere girer. (Ya da girmez...eski bahçeme ektiğimde bir komşu bana "ah onları ekme, mezarlık çiçeğidir o!" dedi, oradan bulduğumu dediğimde "günah!" bile dedi. Başka bir arkadaş, o mor rengini ne kadar "soğuk" bulduğunu ifade etti.)

Zaman zaman diğer renklerinin bir iki örneği, sonbaharda bahçe merkezlerinde poşetlerde bulunur, maalesef genelde yanlış mevsimde. İki yıl önce kökleri tamanen kurumuş, ölü sarı bir cins buldum, geçen sene üst yaprakları beyaz alt yaprakları mor olan, "Salonique" adlı klasik bir tane de buldum. Fakat herhangi bir bahçede (veya mezarlıkta bile!) görmedim, Japon veya Sibirya susenlerini bırakın...

Önceki yazıların aksine, "uzun susenler" bu blogu okuyan batılıların çoğuna çok yaygın bir bitki olduğu için bu yazının çoğu Türk okuyuculara yönelik olacak. Susenlerin mevsimi kısa olmasına rağmen erken ve geç açan cinsleri kullanirken, siyahtan beyaza, mordan uçuk maviye, çift renkli çiçeklerinin tadını bir aydan fazla çıkarabiliriz. Hatta son on-onbeş yılda "tekralayan" yani bir kezden fazla açan susenler de çıktı. Artık bu güzel bitkiler mezarlıklardan bahçelerimize girmeli.

Denemek isteyenler için, İngiltere'de susenler satan çok şirket var. Binden fazla cins satan Seagate Irises iyi bir örnektir. "Uzun boylu sakallı susener" yanısıra orta ve kısa sakallı susenler, Sibirya susenleri ile Türkiye'nin mezarlıklarında fışkıran I. germanica'yı bile satıyorlar. Schreiner's Iris ise, ABD'de en bilinen şirketlerden biri. Oradan sipariş etmek biraz daha zor tabii fakat bakmaya değer.

Nasıl yetiştirilir?

"Yere göm, unut" desem belk abartmış olurum fakat susenler, genelde sorunsuz bitkilerdir. Fazla gübre gerektirmiyorlar, kuraklığa da çok dayanıklı. Yine de birkaç şey bilirseniz bitkiklerin çok daha sağlam yetişip, bol büyük çiçekler açmalarını sağlayabilirsiniz

Susenlerin kalın "kökleri", aslında bir "köksap"tır, yani yeraltında veya yerle paralel olarak uzanan bir gövde. Sağlam bir susenin köksapı, ağaç dalları gibi her yıl iki üç yeni yöne uzanmaya başladığı için birkaç yıl içinde yoğun bir köksap kitlesi oluşturur, dolayısıyla arada bir bölünmesi gerekiyor. Sakallı susenler, Eylül'de bölünür, o yüzden aynı ayda satılıyor. Genelde yıl boyunca siparişler kabul eden şirketler, köksaplarını Eylül'de gönderiyorlar.

Susenler çok dayanıklı olmasına rağmen birkaç şeye dikkat ederseniz çok daha iyi gelişecekler. Ekileceği toprağı derin kazıyın, derin kısmına birkaç cm yanmış hayvan gübresi iyi karıştırın. Toprak fazla killiyse suyun göllenmemesini sağlamak için biraz da kum katın. Tavuk gübresi gibi çok yüksek azot oranı olan gübrelerden kaçınılmalı. Önemli olan, kökleri kolay geçecek, bol organik maddeli bir toprak oluşturmaktır.

Sakallı susenlerin köksapları gelince, asıl kökleri aşağıya uzanancak, köksapın sadece yarısı yeraltında olacak bir şekilde ekeriz. Herhangi bir şüpheniz varsa, bir mezarlığa gidip orada yetişen susenlerin köksaplarının konumuna bakın. Genelde yaprakları kesilmiş hale geliyorlar fakat uzunsa (veya kendi bitkilerimizi bölüp ektiğimiz zaman) rüzgar oynatmaması için yaprakları 15-20 cm'a kadar keseriz. İlk ektiğinizde köklerin gelişmesini sağlamak için sularına iyi bakın fakat amaç bataklık yaratmak değil, sadece toprağın tamamen kurumamaktır. Bitkiler büyümeye başlayınca artık sadece çok kuraklık zamanlarında sulamamız gerekecek. İlk sene çiçek açmayabilir fakat sonraki yıllarda sabrınızın karşılığını mutlaka verirler!

Birkaç yıl içinde köksapları birbirinin üzerine uzanacaklar, bu hale gelince bölmemiz lazım. Yukarıda belirttiğim gibi bunu Eylül ayında yaparız. Bu yılın ve isterseniz bir önceki yılın köksapınızı alırız, geri kalan köksapları sökeriz. Bu işlemi, belki tükenmiş olan toprağa yeni gübre katmak için bir fırsat olarak da değerlendirebiliriz.

Biraz ıslak veya hiç olmasa tamamen kurumamayı sağlayabildiğiniz bir yer varsa Sibirya susenleri de mutlaka denemeniz lazım. Sakallı susenlere göre hem çiçekleri hem de yaprakları daha zarif olan Sibirya susenleri, gerçekten güzel bitkilerdir. Renk yelpazesi, sakallı susenlerinki kadar geniş olmasa da, çok cinsi var, eski bahçemde en sevdiğim cinsleri, "Caeser's Brother" ile "Fourfold White" idi.

Sorunlar

Kalın köksaplı susenlerin ciddi haşeri, susen kurdu. Susenlerin köklerine girip bütün bitkiyi öldürebilen kurt, küçük bir gece kelebeğinin larvasıdır. ABD'nin doğu eyaletlerine ciddi bir sorun halinde gelen susen kurdu, Seattle'da hiç görmedim, belki ıslak kışlarımız ona göre değilmiş. İnşallah buranın ıslak kışlarının aynı etkisi olur, fakat yapraklarında kahve renkli çizgiler görünmeye başlarsa, veya önce sağlam, bol çiçek açan bitkiler bir sonraki yıl zayıflarsa, köklerine bakmaya değer. Susen kurdu, 3-4.5 cm'lık, yanları benekli pembemsi bir tırtıldır. Hemen görmeyebilirseniz, çürük kısımlar için dikkat edin, bir delik görürseniz kurt da olabilir. Köksapı, %10 çamaşır suyuyla dolu bir kovaya atıp bekleyin, kurt içindeyse çıkar. Sonra çürük kısımları kesin, yeniden ekmeden önce mantar önlemek için biraz kükürt de sürüp bir iki saat havada bekletin.

Salyangoz ve sümüklü böcekler, genelde bitkileri öldürmeyecek fakat yeni çıkan çiçekleri çok seviyorlar, bazen de yapraklarını bile yiyor. Onları tamamen yok etmek hemen hemen imkansız fakat nüfuslarını azaltmak için birkaç yöntem var. En önemlisi, kuru havada saklanabileceği yerleri yok edin. Başka bir yöntem, plastik bir kabına 4 cm bira dökün, biraz kazıp kabın ucunu toprağa denk getirin. Mayalanan şeyleri çok cazip bulan sümüklü böcekler gece gelip içmeye başlarlar...sarhoş olup biraya düşüp boğuluyorlar. Her gün değiştirmeyi sakın unutmayın, 3-4 gün boyunca çürüyen salyangozların kokusu ne diğer salyangozlar, ne de sizi cezbeder! Salyangoz ilaçları da var, ancak Türkiye'de bulunan bütün markalar, evcil hayvanlar ile kuşlara zararlı olan metaldehid içeriyorlar. Maalesef köpekler, bu ilacın kokusunu çok seviyorlar, bahçeye giren köpeğiniz varsa mutlaka kullanmayın. Burada satılan bir marka, küçük mavi granül halinde. Mavi rengi, kuşlara çok cazip gelmiyor. Bir de açığa atmak yerine kuşların görmeyeceği fakat salyangozların en sevdiği ortamları olan kapalı yerlere serpebilirsiniz.


Nereden alınır?

Cayeux Iris Breeder - Fransa'nın başlıca kaynağı, her yıl yeni cinsler sunuyor.

The Iris Garden - İngiltere, sadece uzun iris satıyorlar. Sitelerinde birkaç akisilik var.

Iris en Provence - Fransa, 300 cins sunuyorlar.

Kelways - İngiltere, birçok değişik bitki sunuluyor.


Susen Dernekleri

Bu muhteşem bitkiler için daha çok bilgi edinmek isteyenler, Susen Dernekleri bile var. Aşağıda birkaçını listeliyorum:



Monday, March 16, 2009

Old Friends - Eski Dostlar

Spring is my favorite time of the year. Yes the garden is more spectacular in June, plants are developed, flowers are open and fragrances carry on the warm night air. But spring brings a different air of expectancy as well as trepidation because for me, it is a time of reunion with old friends that I haven't seen for months. How have they fared? Are they more robust than last year, is there more of it? Or are they weak and telling you that they would rather be somewhere else, or that you are neglecting some vital need?

Especially for new additions to the garden whose success is not a given, spring is when you learn if they made it or not. Last April I was back in Seattle and in addition to plants I bought at nurseries there, I also visited my old garden and rescued a few old favorites from oblivion. Now they continue to give joy in their new home.

Perhaps the thing that makes me happiest of all is when, after nervously scanning the ground for the emergence of something I'd particulary hoped would thrive, seeing no trace of it and coming to the conclusion that it has succumbed, it is just there one morning, leaving me wondering how I could have failed to trust it. This happened this morning with a couple of new additions; one of these was Arisaema-[probably]-consanguineum, which I had planted almost the moment I got home from Seattle. It went down within a week, and I was pretty sure it was a goner. Still, I was careful not to plant anything too close to its site (so I thought...now how did that Fritillaria imperialis get there?). I went out this morning and there it was, over an inch above the ground. It must have been there yesterday...but damned if I noticed it.

Another one I wasn't sure about was a tall bearded iris, "Salonique," that I'd gotten woefully out of season. Well...planted right in season actually, in September, but from a rhizome that had hit the shelves in the spring. It was on sale, what the hell I said. The other irises were several inches out of the ground, but not sign of Salonique. I was so sure it had become compost that I even bought another one when I saw it at Bauhaus the other day. And predictably, the day I went out to plant it, there she was, an inch or so out of the ground. Yes, I can hear you smirking, "Bearded iris?! You might as well wonder if the bindweed would come back." Dude, it was like, totally shriveled, okay?

A few are still AWOL. If Hosta “Sum and Substance” is still with us, it is not in any hurry to reveal itself, and the Cardiocrinum giganteum I planted in the same general area is still keeping me in suspense. But the one that remained in the pot is just now showing the tiniest bit of green so I have hopes for its brother as well.

I have pretty much given up on Geranium phaeum, though it survived in what seemed to be much worse conditions in my last garden, where it generally kept a few leaves up throughout the winter. Not a sign of it now. Ditto for the Geranium himalayense, and I loved that one! But I'll continue to avoid planting anything there until we're well into April.

The greatest disappointment is when a long-awaited treasure reappears, begins to grow, and then inexplicably disappears. This happened with my Symphytum caucasicum, or blue comfrey, which I'd gotten a piece of from my old neighbor and fellow hortisexual Skot O'Mahony, who had gotten his from me when I left Seattle. This well-behaved, non-running comfrey had always been a favorite of mine, and its sky-blue flowers were stunning against the dark red leaves of a barberry. Luckily I got enough of it to hedge my bets and plant it in two different places. The other piece is doing famously. And who knows, maybe the first one became snail fodder and will pop up again. Never trust a comfrey, I say.


İlkbahar, en sevdiğim mevsimdir. Haziranda bahçe daha gösterişli oluyor tabii, bitkiler daha gelişmiş oluyorlar, sıcak akşam havası da açan çiçeklerin kokuları her tarafa götürüyor. Fakat ilkbahar, daha farklı bir intizar, aynı zamanda bir heyecan da getiriyor. Çünkü benim için ilkbahar, aylar boyunca hiç görmediğim eski dostlarla yeniden kavuşma zamanıdır. Nasıl geçinmişler? Geçen seneden daha mı sağlam, çoğalmış mı? Yoksa zayıflayarak başka bir yerde olmayı tercih ettiklerini, yoksa hayati bir ihtiyaçlarını ihmal ettiğimi mi anlatıyorlar?

Özellikle bahçeye yeni getirilen ve başarıları varsayılamadığı bazı bitkilerin köşeyi dönüp dönmediği, ilkbaharda belli oluyor. Geçen Nisanda Seattle’dayken, fidanlıklardan aldığım bitkiler yanı sıra eski bahçeme gidip birkaç eski gözdeler de yokluktan kurtardım. Şimdi yeni evinde her ilkbaharda yeniden çıkışlarıyla haz vermeye devam ediyorlar.

Belki beni en çok sevindiren şey, heyecanla her gün yaşadığına dair bir iz için toprağı sürekli taradığım ama görmeyince kışa yenik düşmüş sonucuna geldiğim bir şeyin bir sabah “nasıl şüphelenebildin” sormuşçasına pat diye ortaya çıkışıdır. Bu sabah tam böyle bir şey oldu. Seattle’dan hemen hemen geldiğim anda ektiğim Arisaema-[muhtemelen]-consanguineum, birkaç gün dayanıp ortadan kaybolunca, her halde gitmiş diye farzettim. Yine de umutlar besleyerek onun yerine başka bir şey eklememek için özen gösteriyordu. (Öyle zannediyordum hiç olmasa…tam yanında çıkan o büyük ters lale nereden gelmiş acaba?) Bu sabah çıkınca 3 santime kadar çıktığını gördüm. Dün de orada olmalıydı, farkına varmamam nasıl mümkündü ki?

Şüphelendiğim bir bitki daha ise, çok zamansız ektiğim “Salonique” adlı bir uzun susen cinsiydi. Aslında doğru ay olan Ekimde ekmiştim de, ektiğim kök Eminönü’ne ilkbahar gelmişti, iyice buruşmuş haldeydi. Olsun, indirimli zaten demiştim… Diğer susenler iyice gelişmişken Salonique kayıptı. Artık gübreye dönüştüğünden o kadar emindim ki, Bauhaus’ta aynı cinsi görünce bir tane aldım. Ve tam tahmin edileceği gibi, ekmeye çıktığım gün, kim çıkmıştı? Salonique tabii. (Evet, hepinizin şimdi sırıtarak “Susen mi? Adam, ısırganın da yine çıkıp çıkmayacağından endişelenmiş her halde” diye güldüğünüzden eminim…)

Birkaç bitki hala firar… Hosta “Sum and Substance” hala aramızdaysa, kendini elde etmeye hiç acele etmiyor. Aynı bölgede ektiğim Cardiocrinum giganteum (dev zambak) da beni hala şüphede tutuyor fakat saksıya ektiğim ikincisi ancak ufacık bir yeşillik göstermeye başladı, o yüzden kardeşi için de umutluyum.
Eski bahçemde çok daha kötü koşullar altında fışkıran Geranium phaeum için artik umudumu kesmek üzereyim çünkü genelde kış boyunca birkaç yeşil yaprak çıkarıyor fakat şimdi herhangi bir izi yok. Çok sevdiğim Geranium himalayense de öyle. Yine de Nisan ayına iyice girmeden oralarda hiç bir şey ekmeyeceğim.

Kuşkusuz en büyük hayalkırıklığı, aylarca beklediğim bir gözdenin yeniden çıkıp büyümeye başlaması, sonra izah edilmez biçimde ortadan kaybolmasıdır. Orijinalini benden alan, benim gibi bitki sevdalısı olan eski komşumdan bir parçası aldığım Symphytum caucasicum (mavi eşekkulağı) tam öyle oldu. Gök mavisi çiçekleri, kırmızı yapraklı diken üzümünün önünde harika bir görüntü veren bu çok uslu, hızlı yayılmayan eşekkulağı, yıllardır en sevdiğim bitkilerdendi. Çok şükür ki iki yerde ekip tedbir alabilmemi sağlayan bir miktarını almıştım. Diğer parçası turp gibi. Hem de kim bilir, belki ilki salyangozlara yem olmuş da yeniden çıkar. Bir eşekkulağına hiç güvenmeyin bence...